Sponsorlu Bağlantılar



Milli Edebiyat Dönemi Sanatçıları ve Eserleri

2011-09-17 22:48:00
ZİYA GÖKALP (1876-1924)
23 Mart l876'da Diyarbakır'da doğdu. Babası Diyarbakır vilayeti evrak müdürü ve muhitinin aydın simalarından biri olan Mehmet Tevfik Efendi'dir. Babası vilayet gazetesinde muhabirlik yapan, modernleşme yolunda atılan adımlardan haberdar ve Namık Kemal hayranı bir kişidir. Ziya Gökalp'ın yetişmesinde babasının bu özellikleri etkili olur. Ziya Gökalp da Namık Kemal hayranı bir kişi olarak yetişir. İlk ve rüştiye mektebinden sonra Mülkiye İdadisini bitiren Ziya Gökalp Diyarbakır'daki eğitimden tatmin olmadığı için İstanbul'a gitmek ister. Bu arada İslam felsefesi, tasavvuf fen ilimleri ve Arapça derslerini ayrıca özel hocalardan ders alır. Ziya Gökalp bu arada felsefi anlayışlarındaki dalgalanmalar, yenilikçi fikirler ve pozitivist anlayışlar altında hummalı bir dönem geçirir ve intihara kalkışır. Ancak ölmez. İyileşince tekrar İstanbul'a gitmek ister. Ağabeyinin yardımıyla İstanbul'a gider ve Baytar Mektebi'ne kaydolur. Burada Tıbbiyelilerin kurduğu gizli bir cemiyete üye olur, ancak yakalanır ve dokuz ay hapis yatar. Daha sonra Diyarbakır'a sürgün gönderilir. Diyarbakır'da amcasının kızıyla evlenir.
1908 İkinci Meşrutiyet inkılabı üzerine Diyarbakır' da İttihat ve Terakki şubesini açar. Dicle ve Peyman gazetelerinde yazılar yazar. 1910 yılında Selanik'te toplanan İttihat ve Terakki Cemiyeti kongresine Diyarbakır temsilcisi olarak katılır. Burada Ömer Seyfettin Ali Canip gibi milliyetçi gençlerle fikir alışverişinde bulunur. Bu tarihten itibaren etkin milliyetçilik çalışmalarına başlar. Genç Kalemler dergisinde milliyetçi şiir ve yazılar yazar. Bu arada sosyoloji dersleri okur, Emile Durkheime'in sosyolojiye dair eserlerini okur. Dar'ül-Pünun' da sosyoloji kürsüsünü kurar ve sosyoloji dersleri vermeye başlar.

Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul'un işgaliyle İttihat ve Terakki'nin İleri gelenleriyle beraber Malta'ya sürülür. Malta'da iken Milliyetçi fikirleri daha olumlu ve somut bir şekil kazanır. Vatancılık anlayışı somutlaşır.
Malta'dan 1912 yılında ayrılır ve Roma yoluyla İstanbul'a gelir. Ankara'ya geçer, Ankara'da maddi imkansızlık nedeniyle duramaz Diyarbakır'a gider. Diyarbakır'da, çıkardığı "Küçük Mecmua" adlı dergide Milli Mücadeleyi destekler. Türk Töresi ve Türkçülüğün Esasları isimli eserleri burada yazar. Milli Mücadele'den sonra II. Meclis' e milletvekili seçilir. 25 Ekim 1924 tarihinde hastalanır ve ölür.
Türk edebiyatına şiir, manzum destan ve masal, nesir, ilmi- fikri makaleler ve kitaplar bırakmış olan bir fikir ve sanat adamıdır.
"Turan" adlı manzumesi kendinden sonraki sanat ve fikir adamlarını, sanat fikir ve düşünce bakımından etkileyen ve çığır açan bir şiirdir. Gökalp'ın Turan manzumesinden önceki hayatı, onun yetişme ve arayışlar dönemidir. Arayışlarını Turan manzumesiyle köklü bir şekle sokmuştur. Fikirlerindeki değişmeler memleketimizin o zamanki siyasi hadiseleri tam bilinmeden tenkit konusu olmuştur. Onun Turan manzumesi dönemine kadar olan dönemdeki anlayışı Osmanlıcı-Milliyetçi anlayıştır. Ancak 1911' den itibaren Turan manzumesiyle bu anlayış tamamen değişmiştir. Ondaki bu değişme onun şiir ve sanat anlayışında da aynı özellik gösterir.
Ziya Gökalp' ta edebiyat araçtır şiir veya nesrin bütün türleri onun fikir ve idealleri için birer araçtır. "Şuur devrinde şiir susar, şiir devrinde şuur susar" diyen Ziya Gökalp şiir için değil şuur için çalıştığını söyler. Böylelikle 1911' e kadar "sanat sanat için" olan görüşünü 1911' den itibaren sanat halk için görüşüne çevirir.
Milli Edebiyat Cereyanı ile şiirler şerh ve sanat bulma yönünden açık hale gelir. Çünkü bu dönemden itibaren dil açık ve sadedir. Sanat şiirde süs olsun diye değil, şiirin daha açık ve kalıcı olması için kullanılır önemli olan şiirin şerhi ve sanatların bulunmasından çok, şiirin etkisinde kaldığı fikir ve görüşlerin bilinmesi ve bunların çerçevesi içersinde incelenmesi önem kazanmıştır.
Turan manzumesi nazım şekli olarak şekli belli olmayan başlı başına bir nazım şeklidir. Şiir, şekilden çok muhteva bakımından dikkat çekicidir. Şiirdeki mısralar mana olarak son mısrada tamamlanır buna anjanbman tarzı denir. Şiiri açıklayabilmek için devrin siyasi halini ve olaylarını bilmek gerekir. Bu manzume bir yönden Avrupalı tarihçilerin eski cihangirler hakkındaki taraf tutucu görüşlerine karşı bir isyandır.
Şiirde şairin gönlüne ilham edilen Turan'dır. Turanı ne olduğu söyleniyor ama neresi olduğu söylenmiyor. Turan Şaire göre "büyük ve ebedi olan bir ülkedir".Şiirde Şair iki idealin peşindedir. : 1*Türkün, ilim aleminde layık olduğu yerinin almasını sağlamak, 2*Türklerin tümünü tek bayrak altında toplayan Turan' da yaşamalarını sağlamak. Ziya Gökalp bu iki ideali gerçekleştirmek için gereken bütün işlerin programını yapmaya çalışmıştır. Türkçülüğün esasları adlı kitabı bu ideallerin programıdır.
Ziya Gökalp'ın 1918' de neşrettiği Yeni Hayat adlı kitabındaki Vatan manzumesinde vatan anlayışının Turan şiirinden büyük farklarla ayrıldığı görülür. Bu yeni Vatan manzumesinde Gökalp artık Türkiye hudutları dışındaki eski-yeni, kaybedilmiş ülkeleri ve bunların hepsinin ve hepsindeki Türklerin bir araya gelmesiyle gerçekleşecek olan Turan mefkuresini bir yana bırakır. Yeni Vatan manzumesinde hudutları içinde dil, mefkure ve dil birliğiyle birleşmiş yekpare çalışkan bir millet düşünülür.
Bir dilde eğer lehçe seviyesinde farklılıklar meydana gelirse aynı milletin çocukları farklı coğrafyalarda birbirini anlamaz ve milli birliğin dağılmasına sebep olabilir. Bu nedenle Türkçüler, Türkler arasındaki dil birliğine ehemmiyet vermişlerdir. Türkçülere göre bir milleti millet yapan, en başta gelen bağ ve mefkure birliğidir. Ama Gökalp "Lisan" adlı şiirinde bunu dil olarak gösterir. Tanzimat sonrasında sevilen bazı kelimeler vardır. Mesela: Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Cedit gibi Milli Mücadele yıllarında ise daha çok milli kelimesiyle kurulan ifadeler vardır. (Hakimiyet-i Milliye, Misak-ı Milli, İrade-i Milliye gibi) Cedit kelimesi de bu dönemden itibaren yerini "Yeni" kelimesine bırakır. (Yeni Adam, Yeni Mecmua, Yeni Hayat gibi) Yeni kelimesiyle eski yaşam tarzından yeni bir yaşayış tarzına geçiş anlatılır. Ölçü ise muasır medeniyet ölçüleridir.
Ziya Gökalp ferdiyetçi olmayan, toplumu esas alan bir anlayışla vazifeyi yani milletin hakkını önemseyen bir anlayışı benimsemiştir. Gökalp'ın içtimaiyyattaki sistemi "İçtimai Mefkurecilik" sistemidir. Onu bu bakımdan Emile Durkheim'nin içtimai mektebine mensup bir mütefekkir olarak düşünmek lazımdır. Ancak Gökalp'ın bu içtimai mefkureciliğe temas ve onu izah eden görüşlerinde geniş ölçüde bir milliyetçilik vardır. "Gözlerimi kaparımı Vazifemi yaparım" şiirinde ideal uğruna büyük teslimiyet göze çarpar.
Fert olarak kinden kaçınılmasını, ancak milli amaçların, faydaların yerine getirilmesini ister. Fert olarak sessiz, sakin ama millet menfaatlerinde coşkun bir dalga gibi olunmalıdır.
"Köy" Yeni Hayat adlı şiir kitabında yazılmış bir şiir. Yeni edebiyat döneminde köye, köy insanına yönelme oldukça karışık bir meseledir. Köye yönelişte karşımıza oldukça farklı anlayışlar çıkar. Köyün zorluk içinde olan yönlerini dile getiren eserler de verilmiştir. Bu şekildeki anlayışta köylünün hiçbir değerine önem verilmemekle beraber, köyün hep kötü tarafları nazara verilmektedir. Gökalp'ın köye ve köylüye bakışı ise; O Vatan şiirindeki ekonomik bağımsızlığı köylü için de ister. Köylüyü kendi efendisi olan, hiç kimse için çalışmayan, askerlik görevini yapan, ümmi olmayan, dostunu düşmanını bilen bir vaziyette görmek isteyen bir anlayışa sahiptir.
"Kadın" adlı şiiri de Yeni Hayat adlı şiir kitabında yer alır. Ziya Gökalp'ın kadına bakışı; kadının dertleri ve haksızlığa uğratıldıkları noktalarındadır.
Ziya Gökalp düşündüğü sistemde aileye çok önem verir. "Aile" adlı şiirinde kadın ya eş, ya anne, ya kardeş, veya kız olarak görülür. O aileyi devletin esası olarak görür. Eğer kadın vazife ve mesuliyetleri açısından eksik yetiştirilirse topluma zararlı olur. Bu yüzden kadın eksik bırakılmamalı, eğitilmelidir. Bu görüş devrin iki büyük şairi T. Fikret ve M. Akif’te de bu yöndedir. Ailenin de sağlam bir yapıya sahip olabilmesi için nikah, talak ve mirasta eşitlik olması gerektiği düşüncesindedir.
Tanzimat sonrası Türk edebiyatında fikir hayatının münakaşa ettiği kavramlardan biri medeniyettir. Medeniyet etrafında o dönemde şu fikirler göze çarpar: Medeniyet ya hep alınır, ya da hiç alınmaz. Medeniyet alınacaksa her yönüyle alınmalı. (T. Fikret, Abdullah Cevdet vs.) Avrupa medeniyetini alalım. Ama bizim milli ve içtimai yapımızı bozmayacak şekliyle alalım. Bunu iddia edenler de daha çok ilim ve teknoloji alınmalı, kültür milli kalmalı der. (M. Akif, Z. Gökalp vs.) Batı medeniyetini hiç kabul etmeyenler.
Ziya Gökalp'ın "Medeniyet" adlı şiiri ikinci anlayış çerçevesinde yazılmıştır.
"Sanat" Yeni Hayat adlı şiir kitabında yer alan bir şiirdir. Z. Gökalp, Recaizade M. Ekrem'in yaptığı gibi şiirimize yeni edebiyat döneminde istikamet vermiştir. Her ikisinin ortak özelliği şiirde teorik olarak başarılı olmaları, ve uygulamayı başkalarına bırakmalarıdır.
Z. Gökalp'ın "Altun Işık" adlı kitabında nesir- nazım, nesir sadece nazım olan masallar vardır. Bu şiirlerin bir özelliği, Z. Gökalp halka yönelmek istediği için- bu masalların kaynağının halk ve halk edebiyatı olmasıdır. Halk kültüründen birçok kavram ve kelimeyi aydınlar edebiyatına sokmuştur.
Ziya Gökalp'ın başlıca eserleri şunlardır:
Şiirler: Kızıl Elma (1914), Yeni Hayat (1918), Altun Işık (1923), Şiirler ve Halk Masalları (1952)
Fikri eserler, makaleler: Türk Medeniyeti Tarihi (1926), Türkçülüğün Esasları (1923), Hars ve Medeniyet (1964), İlm-i İçtimaı Dersleri (1923), Türk Töresi (1923). Bunların dışında edebi, fikri ve sosyolojik bir çok makale ve yazı yazmıştır. Ayrıca Yeni Mecmua ve Küçük Mecmua isimli dergileri çıkarmış, farklı olan birçok dergide yazılar yayımlamıştır.AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU (1870-1927)
3 Haziran 1870 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Mora'dan İstanbul'a göç eden Yahya Sezai Efendi'dir. Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU soyadını dedelerinin Mora Müftülüklerinden almıştır. Mahalle mektebi ve Soğukçeşme Rüştiyesi’ni tamamladıktan sonra Galatasaray Sultanisi 'ne devam etti. Memurluğa Hariciye kaleminde başladı. Kısa bir süre içinde kıdem olarak yükseldi. Kafkasya' da Poti Şehbenderliği'ne (konsolos) atandı. Kısa bir süre sonra tekrar İstanbul' a döndü ve hem Hariciye Kaleminde hem de Galatasaray Sultanisi'nde öğretmenlik yapmaya başladı. 1912 yılında Peşte Baş Şehbenderliği'ne atandı. 1918 yılında İstanbul'a döndü, tekrar hariciye kaleminde çalıştı. 1925 yılında Halifelik danışmanlığına atandı. 1926 yılında Hariciye Vekaleti müsteşarlığına atandı. Ancak hastalığı nedeniyle Ankara'da duramadı ve İstanbul'a döndü. 19.3.1927 tarihinde kanserden vefat etti.
Türkiye'de Türkçülük Hareketi önce dil milliyetçiliğiyle başlamıştır. 2. Meşrutiyet'in ilanından evvel edebiyatta milliyetçiliği dile getiren şiirler görülür. Ahmet Hikmet de milliyetçidir. Kendisi dilde ve kültürde milliyetçi1iği savunur.
Ahmet Hikmet'te Türkçü1ük ruhunun kendisini göstermesi ve edebiyatta eserlerine yansıması; konsolos olarak gittiği yerlerde ecdadını hatırlamasından, bu vaziyetin ona çok ağır gelmesinden, ecdadının yaşadığı zulümlerin onun gözünde tekrar canlanmasından dolayıdır.
Ahmet Hikmet'in edebi şöhretini yapan ilk önemli eseri, içinde birtakım küçük hikayeler bulunan "Haristan ve Gülistan" adlı kitabıdır. Bu eserin edebi neviler açısından dikkate değer parçası aynı zamanda bütün kitaba ismi verilen masal kitabıdır. Avrupalıların "Comte" dedikleri masal çeşidinin Yeni Türk edebiyatındaki ilk güzel örneğidir. Bu eser eski edebiyat tarzı üzerine yazılmıştır.
Diğer önemli bir eseri, Milli Edebiyat bakımından daha edebi eser olan Çağlayanlar isimli, tamamen milli hikayeler ve nesirler kitabıdır. Çağlayanlar 1908' den sonraki Türkçülük hareketlerinin, milli kültür ve milli heyecanla yoğrulmuş zengin verimlerden biridir.
Ahmet Hikmet dilin Türkçe olmasını ister. Bu dönemde üç dil anlayışı vardır. Sade dil anlayışı: Hangi dilden olursa olsun halk tarafından kullanılan ve bilinen bütün kelimelerin kullanılmasını önerir. Arı Dil Anlayışı: Sadece Türkçe kelimelerin kabul edildiği, arındırıcı, tasfiyeci dil anlayışı. Osmanlıcı Dil Anlayışı: Eski tarzda Arapça, Farsça ve Türkçe kelimeleri içine alan, Osmanlının kullandığı. Arapça ve Farsça gramer özelliklerinin de alınmasını öngören anlayış. Ahmet Hikmet tasfiyeci (ancı) dil anlayışını destekler. Ancak o eserlerinin başarılı olduğu hikayelerini sade dil anlayışıyla yazar.
Arı dil anlayışıyla yazdığı bir yazısı vardır ki bu yazıyı münacat tarzında yazmıştır. Yazının adı "Yakarış"tır. Arı Türkçe kelimelerle yazılmıştır. Bu şekilde yazılmasının sebebi; münacat tarzında arı Türkçe kelimeler yazmak oldukça zor olduğundan Ahmet Hikmet bu zorluğu yenerek münacat arı Türkçe kelimelerle yazıldığı takdirde diğer türlerin de yazılabileceğini göstermeye ve iddia etmeye çalışmıştır.
Ahmet Hikmet edebiyatta asıl şöhretini hikayeleri ve "Gönül Hanım" adlı romanıyla yapmıştır.
Gönül Hanım romanı Ahmet Hikmet'in Türkçülük idealini sembolleştiren bir romandır. Teknik bakımından bir romanda bulunması gereken bütün unsurları bu romanda görmek mümkün değildir. Roman daha çok bir tarih araştırması, ilmi bir inceleme niteliğindedir. Bütünlükten uzaktır. İstenilen yerden açılıp okunabilir. Yani olaylar zincirleme olarak birbirine iyi bağlanmamış, olay örgüsü zayıftır. Belki bile bile açık bırakılan yerler de vardır. Mesela esir bir asker izinle de olsa şehre bırakılamaz. Kimlik kartının hemen üzerinde soyadı çizilerek değiştirilemez.
Gönül Hanım romanının önemli bir tarafı,- teze dayanmasıdır. Tezi de kültüre bağlı Türk kültür milliyetçiliğine dayanır. Kültürel manada Turancılıktır. Onun Turancılığı coğrafi ve siyasiden çok, kendi ifadesiyle" Bence Türk birliği hatta İslam Birliği demek Türk Kültürünün, İslam İlminin Birliği demektir."
Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU'nun başlıca eserleri şunlardır: Leyla Yahut Bir Mecnunun İntikamı (1892-hikaye), Patates (1890-fenni bir eser), Tuvalet (1892), Haristan ve Gülistan (edebiyatta kendisini şöhret yapan ilk eser masası küçük hikayelerden oluşmakta (1901), Çağlayanlar (milli hikayeler-1920), Gönül Hanım (roman*1917).

MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)
13 Mayıs 1869 tarihinde İstanbul' da doğdu. Beşiktaş Askeri Rüştiyesi'ni tamamladıktan sonra Mülkiye Mektebi'ne devam etti. 1899 yılında Hukuk Mektebi'ne başladı. Öğrenim için Amerika'ya gitmek istedi ancak bu isteği gerçekleşemediğinden memurluk hayatına yöneldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı. Şiirlerinde ileri sürdüğü görüşlerden dolayı saray tarafından Erzurum'a rüsumat nazırlığı göreviyle sürgün gönderildi. İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra Hicaz valiliğine atandı. Türk Ocağının kurucuları arasında yer aldı, derneğin başkanlığına getirildi. Türk Yurdu dergisini yönetti. 1911 yılında İttihat ve Terakki hükümetiyle arası açılınca Erzurum'a vali olarak atandı. 1912 yılında emekliye ayrıldı. 1913 yılında Musul milletvekili seçildi. 1919 yılında Milli Türk Fırkası'nın kuruculuğunu yaptı. İstanbul işgal edilince 1921 yılında Anadolu'ya Mini Mücadele için geçti. Anadolu'nun değişik yörelerini halkı bilinçlendirmek .için dolaştı. Cumhuriyet döneminde hayatının sonuna kadar Şebinkarahisar, Şanlıurfa ve İstanbul'dan milletvekili seçildi. 14 Ocak 1944 tarihinde vefat etti.
Emin YURDAKUL, Milli Edebiyat Cereyanı başlamadan evvel Türkçü1ük faaliyetlerini edebiyata aksettiren önemli şahıslardan biridir. Türk Edebiyatında açık bir Türkçü1üğÜ ilk defa bir sanat ideali haline getiren Türk şairi Emin YURDAKUL'dur.
Emin YURDAKUL siyasi hayatında valilik ve milletvekilliği yapmıştır. Valiliklerinin onun sanatının yöneldiği istikametin yönünde önemli bir yeri vardır. çünkü vali olarak gittiği yörenin insanını, kültürünü, dertlerini, mutluluklarını içlerinde yaşayarak görmüş ve bu da onda halkçılık yönünün gelişmesinde etkili olmuştur:
Evlendiği hanımı Şebinkarahisarlı' dır. Hanımının memleketi, onun sanatı ve halkçı şairliği üzerinde etkili olmuştur.
M. Emin'in fikirlerinin inkişafında, halkçı bir şair oluşunda, ve sanatının istikametinde diğer önemli bir etki de Şeyh Cemaleddin-i Efganrnin ondaki tesiridir. Şeyh Cemaleddin Efganinin Mehmet Akif , Mehmet Emin ve diğer bazı İslamcı reformist tarafı olan İslamcılara tesiri vardır. Dikkat çeken fikirleri; a) Teknoloji, eğitim, bilim sahasında İslam aleminin kendini yenileyip Batı alemine üstün gelmesi gerekir. b) Siyasi anlamda ise, dünyadaki Müslüman Milletlerin teker teker bağımsızlıklarını kazanmalarını ister. Bu devletlerin birbiriyle birleşerek organize halinde hareket etmelerini ister. c) Halkçı bir siyaset takip edilmesini, halkın eğitilmesini ister. Karşı çıkılan görüşü, Müslüman ayrı ayrı bağımsızlık kazanması fikridir. Mehmet Emin onun teknoloji, bilim, halkçılık ve eğitim görüşlerini benimser.
Şairin ilk şiiri 1897 yılında Selanik'te basılan "Cenge Giderken" adlı şiiridir. Bu şiir, Türk edebiyatının Türklük heyecanıyla terennüm edilen ilk şöhretli manzı1mesidir.
Yıllarca Batılı güçler karşısında hezimete uğramış olan ve büyük bir eza içinde olan Osmanlı'nın, 1897 yılında Yunanistan'a karşı yapılan bir yıldırım harbi ile Atina kapılarına kadar ilerlemesi bir canlanma ve ümit getirmiştir. Bu heyecana dönemin şair ve yazarları da eserleri ile katılmışlardır. Mesela Tevfik Fikret'in "Hasanın Gazası", Cenap Şehabettin'in "Ey tam-ı Şüheda", Ali Ekrem'in "Vasiyet"i gibi şiirler bu heyecanla kaleme alınmış şiirlerden bazılarıdır.
Mehmet Emin bu dönemde dokuz şiir yazar ve "Türkçe Şiirler" adı altında, bir kitap halinde bastırır.
"Türk" kelimesini, Türkçülük şuur ve anlayışı ile şiirde ilk defa kullanan Mehmet Emin'dir (Cenge Giderken şiirinde) .
Mehmet Emin'in şiirlerini muhteva olarak en iyi ifade eden iki kelime "yaralar ve sargılardır". Yaralar; Mehmet Emin Türk halkının dertlerini bu eserle dile getirir, her yaranın iyileştirilmesi. gerekir. Bunu da sargılar ifade eder. "Türk Sazı" adlı şiir kitabı Türk halkının dertlerini ıstıraplarını mücadelesini. sevinç ve üzüntülerini anlatan bir şiir kitabıdır. Şahsi dertlerini dile getiren şiirlere karşılık, Mehmet Emin kişisel dertlerini şiirinin konusu etmeyen, idealist olan bir dava şairidir.
Mehmet Emin'in şiirleri edebi açıdan ahenksizdir, musikiden yoksundur, şiirlerinin dili kurudur.
"Zavallılar" adlı şiirinde Anadolu köylülerini anlatır. Tanzimat Dönemi'ndeki edebiyatçıların çevresi İstanbul'dur. Mehmet Emin'in şiirlerinde ise çevre Anadolu köyleri 've Anadolu insanıdır. Yeni Türk edebiyatı döneminde Anadolu'ya yönelmede iki tavır vardır; Anadolu’yu, köylüyü rahat, güzel huzur içinde gören tavır. Romantik bakıştır. İnsana zevk verir. b- Bunun zıddı olan, Anadolu'da keder, sıkıntı ve ıstırap yönlerini dile getiren tavır. Mehmet Emin' de ise Anadolu halkını tenkit etmeden, Anadolu halkının dertlerini dile getiren bir anlayış vardır. O, bu anlayışın öncüsü sayılır.
Mehmet Emin'in şiirlerinin bugün muhteva olarak itibar görmemesinin sebebi, sadece şiirlerindeki kuruluk değil, aynı zamanda bir çoğunun bugün konu olarak, anlatılanların artık günümüzde varolmayan meselelerden teşekkül etmesidir.
Mehmet Emin Servet-i Fünun şiirindeki tablo şiir anlayışından etkilenmiştir. Anadolu'da duyduğu bazı hikayeleri şiirleştirmiş veya nazma yaklaştırmıştır. .
Mehmet Emin "Zavallı Kayakçı", "Çiçek İçin Bırak Şu Kızcağızı", "Bıçaksız Katiller", "Issız Ev", "Çekiç Altında" gibi şiirleriyle içtimai meselelere de dokunur.
Mehmet Emin'in şiirde yaptığı başka bir yenilik; Turancılık fikrini şiirde desteklemesidir. Bunun için bu tarz yazdığı şiirlerde Türklerin İslamiyet'ten önceki tarihi kahramanlıkları ve hadiselerini dile getirir. Türk şiirine çok az girmiş veya hiç girmemiş tarihi şahsiyetleri, kahramanları kavram ve kelimeleri şiire almıştır. Birinci Dünya Harbi sonunda Turancılık yönündeki şiirlerinde değişme olur. Birinci Dünya Harbi sonunda Osmanlı'nın yenilmesiyle Türk halkına yapılan zulümlere isyan eden tarzda şiirler yazar.
Mehmet Emin YURDAKUL 'un başlıca eserleri şunlardır:
Şiirler: Türkçe Şiirler (1899), Türk Sazı (1914), Ey Türk Uyan (1914), Tan Sesleri /1915), Ordunun Destanı (1915), Dicle Önünde (1916), Zafer Yolunda (191-8),Aydın Kızları (1919), Dante'ye (19120) Mustafa Kemal (1928), Ankara 1939) ve daha birçok şiirleri değişik dergilerde yayımlanmış nesir yazılar vardır.

ÖMER SEYFETTİN (1884-1920)
1844 yılında Balıkesir'in Gönen kasabasında doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra Harbiye Mektebinden 1903 yılında teğmen olarak mezun oldu. 1908 yılına kadar İzmir' de görev yaptı. Bu tarihten sonra Makedonya ve Bulgaristan'ın değişik yerlerinde görev yaptı. 1910 yılında askerlikten ayrıldı kendisini edebiyata verdi. Ancak İkinci bir Balkan harbi daha başlayınca tekrar askerliğe başladı ve Yanya savunmasına katıldı. Bu savaşta Yunanlılara esir düştü. Bir yıllık esaretten sonra İstanbul'a döndü ve askerlikten ayrıldı kendisini hikayeciliğe verdi, geçimini yazılarıyla sağlamaya çalıştı. 1914 yılında Kabataş Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapmaya başladı. 1920 yılında yakalandığı verem hastalığından öldü.
Edebiyata ilk defa şiirler yazarak başlayan Ömer Seyfettin' in ilk şiirleri Mecmua-i Edebiye'de yayımlandı. Kendisini edebiyatta şöhret yapan asıl edebi çalışmalarına Genç Kalemler dergisinde "Yeni Lisan" makalesiyle başladı.
Ömer Seyfettin 20. asır başlarındaki realist Türk hikayeciliğinin ileri simalarından biridir. Genç yaşta ölmüş olmasına rağmen, edebiyatımıza hediye ettiği eserler gerek sayı, gerekse değer bakımından Türk hikayeciliğinde kuvvetli bir adım diye sıfatlandırılabilecek özel bir ehemmiyete maliktir.
Görev dolayısıyla gezdiği değişik yerlerdeki Balkan kavimlerinin milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerini yakından takip eden Ömer Seyfettin'de bu hareketlere karşı milli bir reaksiyon uyarılmış, hikayelerindeki sağlam ve şuurlu milliyetçilikte bunun büyük tesiri olmuştur.
Balkanlıların kendi milletleri için dil ve kültür sahasında yaptığını, bizim milletimiz için de yapmamız gerektiğini anlayan sanatçının karşısına dil engeli çıkar.
Ömer Seyfettin daha önce bir çok edebi faaliyet ve yazışmalarda bulunmuşsa da asıl edebi faaliyetini "Yeni Lisan Makalesini yazdığı, 1911' de çıkan Genç Kalemler der'..)isinde başlatmıştır. Bu makale, yazarın hem dil ve edebiyat kültürünü hem de milliyetçi görüşlerini meydana koyması bakımından önemlidir.
Türk hikayeciliğinin önde gelen simalarından olan Ömer Seyfettin, hikayelerini görgü, bilgi, fikir, ve nükte unsurlarıyla veren bir sanatkardır. En çok başarı gösterdiği hikayeler tamamen destani bir ruhla yazılmış olan milli tarihi hikayelerdir.
Ömer Seyfettin Şiir hikaye ve makaleler yazmış tercümeler yapmıştır. Şiirleri gençlik ve çocukluk hevesi mahiyetinde yazılmış şiirlerdir. Makaleler ise, Ziya Gökalp'ın fikir devresi içinde yazılmıştır. Çünkü; o dönemde eser verenler Türkçülük Hareketinde* Ziya Gökalp'ın şemsiyesi a1tındadırlar. Ömer Seyfettin yazılarında Ziya Gökalp'ın ulaştığı seviyeye ulaşmak istemiş, ancak onun kadar başarılı olmamıştır.
Ömer Seyfettin'e kadar olan hikayeciliğimizde Eski edebiyatımızda- Batılı manada hikaye yok. Ama bunların yokluğunu giderecek hikaye ihtiyacını gideren türler vardır. Batılı manada hikayeciliğimiz ise Batıya yönelişimizle başlar. Tanzimat döneminde Sami Paşazade Sezai'nin "Küçük Şeyler" adlı hikayeleri vardır. Tanzimat yıllarında daha çok roman ağırlıklıdır. Servet-i Fünun'da ise Batılı anlamdaki roman ve hikayeciliğimizin ilk ustası Halit Ziya'dır.
Batılılaşan Türk edebiyatında sanatçıların iki türlü şahsiyeti vardır: Siyasi şahsiyet, edebi şahsiyet. Mesela Namık Kemal, Ziya, Paşa, Halit Ziya vs. bu edebiyatçıların edebi şahsiyetleri de çok yönlüdür. Ömer Seyfettin ise, sadece hikayecidir. Bütün gayretini hikayeye sarf etmiş, siyasetin içine bulaşmamıştır. Türk edebiyatında kendisini tek bir edebi türe yani sadece hikayeciliğe veren ilk Türk sanatçısıdır.
Hikayelerini Maupassant tarzında yazmıştır. Bu tarz; kuvvetli bir olay üzerine küçük bir roman gibi kurulmuş hikaye türüdür. Mesela; Yalnız Efe, Bomba, Diyet, Forsa gibi hikayeler bu türe örnek eserlerdir. Ömer Seyfettin basit olaylar üzerine de kuvvetli hikayeler yazmıştır. Mesela Ant, Falaka, Kaşağı gibi. Onun hikayeleri tezlidir; vermek istediği bir mesajı ve bir iddiası vardır. Esas itibariyle hikayelerindeki tez Türk toplumunu yüceltmektir.
Ömer Seyfettin'in hikayeleri konu bakımından çeşitlilik gösterir. Şöylece tasnif edilebilir:
I) Çocukluğundan aldığı hikayeler: And, Kaşağı, Falaka, İlk Namaz.
2) Yakorit sınır bölüğündeki müşahedelerine dayanarak yazdığı hikayeler: Bomba, Nakarat, Aleko, Beyaz La1e. Ömer Seyfettin bu hikayeleri yazarken müstehcenliğe düşer. Bununla ilgili iki görüş vardır: a- Bir olaydaki realiteyi ortaya koymak için argo kelimeler ve ifadeler kullanılabilir. b- Diğer görüş ise argoyla müstehcen olmaz. En masum kelimelerle bile söyleseniz, eğer konu müstehcen ise söylenen söz müstehcendir.
"Beyaz Lale" en müstehcen denilen hikayelerdendir. Hikayenin konusu müstehcen değil. Konuyu Bulgarların, Türklere yaptığı zulmü ve işkenceyi- biraz fazla bir realizm anlayışı içinde anlatmıştır.
3) Türk Savaş Tarihinden çıkardığı hikayeler: Bu hikayelerinde oldukça başarılıdır. Sebebi Ömer Seyfettin subaydır. Türk Savaş Tarihini, terimini, kahramanlıklarını iyi bilmektedir. Bu yüzden başarılıdır, bunlar en çok zevkle okunan hikayelerdir: Forsa, Kütük, Başını Vermeyen Şehit gibi.
4) Folklordan ve Anadolu efsanelerinden çıkardığı hikayeler:
Yüz Akı, Kurumuş Ağaçlar, Yalnız Efe Üç Nasihat gibi.
5) Bir fikri savunmak veya yermek için yazdığı hikayeler. Bunlarda tez ağır basıyor: Efruz Bey, Sadriştayngiller, Kızıl Elma Neresi, Nadan.
6) Günlük hayattan alınmış hikayeler. Bugünkü hikayecilik yönünden ele alındığında en güzel hikayeler bunlardır. Onun hikayedeki asıl kudretini bunlar gösterir, realist eserlerde Bazen mizah çok açık bir şekilde göze çarpar. Bazen de bu hikayeler, bir fikrin baskısı altındadır. Kadın ve erkek meseleleri de fazlaca işlenmiştir: Gizli Mabet, Mahcupluk İmtihanı, Perili Köşk, Yüksek Ökçeler, Bahar ve Kelebekler. .
Ömer Seyfettin'in hikayeleri kişileri bakımından zayıftır, hikayelerde bizi alıp götüren, kahramandan çok, olaydır. Halit Ziya'da tipler çok belirgindir. Ömer Seyfettin'de ise hikayenin ilerlemesi için kişiler bir araçtır.
Çevre bakımından İstanbul 'un dışına çıkan ilk hikayecilerdendir. Coğrafya daha çok Anadolu ve Balkanlar'dandır. çevre ve kişi tasviri bakımından pek itinalı değildir. Sebebi ise, tezli hikayeler olmalarıdır.
Zaman bakımından kendi yaşadığı gün ve zamanın hikayeleri ve eski zamana ait hikayeler teşkil eder. Eski zamana ait hikayelerini "Eski kahramanlar" adı altında toplamıştır.
Üslup bakımından kimileri Ömer Seyfettin'in üslubu olmayan bir yazar olduğunu söyler, bunun sebebi ise Ömer}Seyfettin 'in "Ben edebiyatı edebiyatsız yapacağım" sözüdür.

AKA GÜNDÜZ (ENİS AVNI) (1885-1958) .
1885 yılında Selanik'e bağlı Katerina kasabasında doğan Aka Gündüz ilk öğrenimini Serez ve Selanik'te, orta öğrenimini ise Galatasaray Sultanisi ve sonra askeri idadide tamamlar.
Gerçek adı Enis Avni olup' Aka Gündüz ismini Ömer Seyfettin'in tavsiyesi üzerine almıştır. Askeri okulu yanda bırakarak Paris' e gider ve burada 3 yıl müddetinde hukuk fakültesi ve güzel sanatlar okuluna devam etmeye çalışır. Bundan sonra Selanik'e gelir.
Selanik'ten de Hareket Ordusuyla İstanbul'a geçer. İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra hayatını kalemiyle kazanmaya çalışır. 1919'da İstanbul işgal edilince İttihatçılarla Malta'ya sürülür. Milli Mücadele döneminde Ankara Hükümeti'ni destekler. Cumhuriyet Dönemi 'nde 1932-1946 yıllarında Ankara milletvekili olur.
Edebiyata, Servet-i Fümin şiir anlayışı çerçevesinde yazdığı şiirlerle atılan Aka Gündüz'ün şiir, hikaye, roman ve tiyatro türünde altmıştan fazla basılmış eseri vardır.İlk hikayelerinde oldukça hassas, romantik, samimi milliyetçi ve idealist olan Aka Gündüz, ömrünün sonuna kadar romantik, samimi ve milliyetçi kimliğinden ödün vermemiştir.
Aka Gündüz'ün kalemiyle geçinen bir sanatçı olmasından ve eserleri de geç im endişesiyle yazılmış olduğundan, estetik açıdan fazla bir değer taşımazlar. Ama bu eserler, yazıldıkları dönemi oldukça canlı bir şekilde yansıtma yönüyle de dikkat çeker.
Balzac, Emile Zola, Anatol France, Byron, Musset, Mauppassant, Moliere, Maksim Gorki, Tolstoy, Gothe, Schiller gibi yabancı sanatçılardan etkilenmiş olan yazar, Türk edebiyatından da Halit Ziya, Hüseyin Rahmi, Ahmet Midhat, Yakup Kadri gibi usta edebiyatçılarımızdan etkiler almıştır.
İstiklal Savaşı'ndan sonra yazmış olduğu romanları ilgi ve takdirle karşılanır. Romanlarında toplum sorunları erdem ve ahlaksızlık üzerinde ağırlıkla durur. Hikayelerinde savaş yıllarının kişiler üzerindeki etkilerini, özlem duygularını, Türklük şuur ve gururunu dile getirir. İlk hikayelerinde Türkçü ve idealisttir, milli ve yerli konuları işler. Hatta yalnız, çocuklara milliyetçilik ve kahramanlık duygularını aşılatmak için milli hikayeler yazar. Roman ve hikayelerinde konularını halk arasından alan sanatçı Genç Kalemler Grubu'ndan olduğu için dili oldukça sadedir, gözlemlerinde güçlüdür ve eserlerinde olaylara değil, karakterlere önem verir, kuvvetli karakterler çizer. Taşıdığı gözlem kuvvetiyle zamanla kuvvetli bir realizme ve realizmden de natüralizme kaymıştır.
Edebiyatta daha çok romancılığıyla tanınmış olan Aka Gündüz'ün mizah, fıkra, makale, sohbet ve tiyatro türünde yazdığı eserleri de vardır. Eserlerinin önemli bir yönü de Atatürk ile yenileşmeye başlayan 'modern Türkiye'nin doğuşunu, sosyal değişimini edebiyata yansıtmasıdır.
Başlıca eserleri şunlardır:
Romanlar: Bu Toprağın Kızları, Dikmen Yıldızı, Odun Kokusu, İki Sürgün Arasında, Tank-Tango, Çapkın Kız, Ben Öldürmedim, Onların Romanı, Üç Kızın Hikayesi, Aysel, Çapraz Delikanlı, Aşkın Temizi, Zekeriya Sofrası, Giderayak, Mezar Kazıcılar, Yayla Kızı, Bebek, Bir Şoförün Gizli Defteri, Sansaros, Bir Kızın Masalı, Eğer Aşk ...
Hikayeler:Türk Kalbi, Türkün Kitabı, Kurbağacık, Hayattan Hikayeler, Demirel, Meçhul Asker, Gazinin Gizli Ordusu, Türk Duygusu.
Şiirler: Bozgun.
Oyunlar: Muhterem Katil, Yarım Türkler, Köy Muallimi, Beyaz
Kahraman Yarım Osman, Gazi Çocukları İçin(l-2-3), O Bir Devirdi, Mavi Yıldırım, Aşk ve İstibdat.

HALİDE EDİP ADIVAR (1884-1964)
1884 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Mehmet Edip Bey, annesi Fatıma Bedrifem Hanım'dır. 1893 yılında Amerikan Kız Koleji 'ne başladı. Aynı zamanda değişik hocalardan özel dersler aldı. Rıza Tevfik (BÖLÜKBAŞI)'ten edebiyat, felsefe, dersleri aldı. Salih Zeki'den Matematik dersi aldı.1901 yılında Amerikan Kız Koleji'ni tamamladı. Aynı yıl Salih Zeki İle evlendi. Edebiyatla olan ilişkisi daha küçük yaşlardan itibaren başlayan Halide Edip bir süre yazılarında Halide Salih imzasını kullandı. Halide Edip iş hayatına kız okullarında tarih öğretmenliği yaparak başladı. Bu arada Batı fikir dünyasına hükmeden Emile Zola, Alphonse Daudet, Conan Doyle gibi aydınların eserlerini okudu. İslami ve milli konularda yazılmış eserleri de okudu ve bunlardan yola çıkarak hurafeci veya taklitçi bir kişiliğe sahip olmaktan kurtuldu.
1909 yılında Tanin gazetesinin yazı kadrosunda yer almaya başladı. 31 Mart Vakası nedeniyle Yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Bu arada "Seviye Talip" romanını yazdı. 1910 yılında Salih Zeki' den ayrıldı. Kadınları Yükseltme Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. 1911' de milli edebiyat hareketinin toplantı yeri olan Türk Ocağı 'nın çalışmalarına katıldı. 1912 yılında Türkçülük hareketinin romandaki ilk yansımalarından olan "Yeni Turan" romanını yazdı. 1917 yılında Abdü1hak Adnan (ADIV AR)la evlendi. 1918 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Batı edebiyatı hocalığı yapmaya başladı. Vakit gazetesi ve Büyük Mecmua'da Milli Mücadele ruhunu canlandırmaya çalıştı. 1919 yılında işgal devletlerinin aleyhinde Milli Mücadeleyi destekleyen miting ve konuşmalarından dolayı takip altına alındı, bu nedenle Anadolu'ya geçmek zorunda kaldı. Milli Mücadele dönemi boyunca kendisine düşen görevleri yapmaya çalıştı. Cumhuriyet döneminde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında olan kocasının hükümetle anlaşmazlığa düşmesi üzerine 1926 yılında Avrupa'ya yerleşti. Dört yıl İngiltere, on yıl Fransa'da kaldıktan sonra yurda döndü.14 yıllık süre içinde gerek Avrupa, gerekse Amerika ve Hindistan' da konferanslar düzenledi. Türkiye'yi batıya anlatmaya çalıştı. 1939 yılında Türkiye'ye döndü. 1940 yılında İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı Profesörlüğü'ne getirildi. 1950 seçimlerinde milletvekili seçildi. 1954 yılında milletvekilliğinden ayrıldı. 1955 yılında koçası Adnan ADIV AR'ı kaybetti. Bundan sonraki yaşamında kendisini yazılarına verdi. Geçirdiği uzun bir rahatsızlık döneminden sonra 9 Ocak 1964 tarihinde öldü. .
Milli Mücadele Dönemi'nde başlamakla beraber Cumhuriyet döneminin en tanınmış romancıları arasında bulunan Halide Edip, bu şöhretini bilhassa karakter yaratmada gösterdiği başarıya borçludur. Gerçekten daha çok kadınlar arasından seçilmiş olmaları tabii bulunan bu karakterlerin bütün psikolojik incelikleri ile canlandırılmasında romancı büyük bir güç gösterir. Fakat etrafındaki erkekleri şiddetle ve hızla tesirleri altına alabilen bu kadın kahramanların, normal olmaktan ziyade, normal - üstü bir yapıda olduklarını söylemek gerekir. Yazar, onların bu normal- üstü şahsiyetlerini daha kuvvetle belirtebilmek için, yanı başlarına normal vasıfta kadınlar yerleştirmeyi Ve okuyucuya sık sık karşılaştırmalar yaptırarak esas kahramanları lehine sonuçlar çıkarttırmayı da ihmal etmez. Ayrıca, bu karakterlerin, içinde bulundukları sosyal çevre ile de ilgileri hiç kesilmez. Tersine, bu çevre ile çok sık bir bağlantıları vardır. Böylece Halide Edip'in romanları, aynı zamanda, sosyal bir hüviyet de taşır. Ancak bu romanların sosyal yönlerinin daha çok çevre tasvirlerinden kurulduğu ve sosyal meselelere ve onların tahlillerine daha az yer verildiği görülür. Türkçülük ideolojisini işleyen Yeni Turan ile Milli Mücadeleyi ele alan Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye, bu sonuncular arasındadır. Yazarın karakter yaratmadaki büyük gücünü sürdürmekle beraber, daha çok Sinekli Bakkal'dan başlayarak, romanlarında sosyal çevre
Şartlarının gözlem, tasvir ve tahlillerine daha büyük bir değer verdiğini, bu gözlem ve tasvirlerin ya -Sinekli Bakkal'da olduğu gibi büyük şehirlerin fakir çevrelerine veya-Tatarcık ve Döner Ayna'da olduğu gibi- köy hayatına yöneldiklerini de kaydetmek gerekir. Ancak, şahıs ve çevre tasvirlerinin çok realist oluşlarına karşılık, tabiat tasvirlerinin genellikle sübjektif kaldıkları görülür.46
Raik'in Annesi, Seviye Talip, Handan, ve Son Eseri; ilk örneğini Aşk-ı Memncı'da gördüğümüz, sorunu bireysel olan, psikolojik aşk romanlarıdır. Yazar, kahramanlarını yakıp yıkan bir sevgiyi dile getirmek istediği için onların iç dünyasına yönelir ve bu sevginin zamanla şiddetli bir tutkuya dönüşümünü sergiler. Yazar o dönem için Türkiye'de güç olacak kadın erkek arkadaşlığı için elverişli ortamı ancak Avrupa ülkelerinde bulur,
İlk romanlarda ön planda gelen kadın kahraman olduğu ve yazar' onu bir erkeğin gözüyle değerlendirmek istediği için romanlarının anlatıcısı olarak bu kadına aşık ya da hayran bir erkeği seçer. Bu romanların diğer ortak bir noktası yasak bir aşkı konu etmeleridir. Yasak bir aşk olduğu için de kadın ve erkek kahramanlar hem iç. Çatışma hem de çevrelerindeki bazı insanlarla dış çatışma sorunu ile karşı karşıya kalırlar. Romanlardaki iç çatışmalar ve romanların çoğunun mutsuz bir sonla bitmesi; Berna Moran' a göre, kadının üstün özelliklerini, gücünü ve yüksek ahlakını ve soylu davranışını kanıtlamak amacına yöneliktir.İslam-Osmanlı geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş, kapalı, basit ve cahil kadın, aydın kesimin gözünde geri kalmış bir uygarlığın simgesi gibiydi. Diğer taraftan Batılılaşmış kadın da köklerinden kopmuş, değerlerini şaşırmış serbest davranışları kuşku uyandıran bir kadındı. Halide Edip'in romanlarındaki kadın kahramanlar Osmanlı Türk toplumundaki bu çelişkiyi ortadan kaldıran kahramanlardır. Çünkü bunlar hem Batılılaşmış hem de ulusal değerlerine bağlı kalmış, hem okumuş ve serbest hem de namus konusunda çok titiz, ahlakı sağlam kadınlardır. Gerektiğinde bir erkek gibi spor yapan, ata binen bu kadınlar dişiliklerini de korumayı başarmışlardır.
"Son devir Türk romanında üslupçuluğun genellikle ikinci plana düşmüş olduğunu-gösterebilecek en açık delillerden biri de, hiç şüphesiz, Halide Edip'in üslubudur. Tamamen itinasız olan zaman zaman basit sentaks kurallarını bile dikkate -almayan ve hayal sanatlarına pek az yer veren bu üslubun -daha ilk romanlardan başlayarak- Arapça ve Farsça tamlamalardan kaçındığını ve konuşma diline bağlı kalmaya çalıştığını söylemek lazımdır. Fakat romanlarından önce yazıldıkları için olacak, ilk hikayelerinde henüz Servet-i Fünun nesrinin dil ve üslubundan kurtulmadığı ve ancak daha sonraki hikayelerinde normal konuşma dilinin ve üslubunun vokabülerine ve anlatışına yönelebildiği görülür. Ön planda gelen kahramanları yine kadınlar olan ve teknik bakımdan oldukça zayıf bulunan bu hikayelerinde, günlük hayatın canlı ve dikkate değer sahnelerini bulmak mümkündür.
Halide Edip ADIVAR romanlarını psikolojik karakterli romanından töre romanına doğru bir gelişme çizgisi üzerinde kaleme almıştır.
Halide Edip'in hikayeleri Harap Mabetler, Dağa Çıkan Kurt ve Kubbede Kalan Hoş Seda adlı kitaplarda toplanmıştır. Harap Mabetler'deki hikaye ve mensür şiirlerde hakim olan temler; yalnızlık, terkedilmişlik, günahkarlık ve ölüm duygusudur. Buradaki "Ervah*Makamat" adlı hikayede, Türk musikisi makamları tanıtılır, Türk ve Batı musikisi karşılaştırılır.
1912 Balkan Savaşı ile birlikte Halide Edip'te ferdi problemlerin yerini, milli duygular almaya başlar. "Dağa Çıkan Kurt" adlı hikayede, Birinci Dünya Savaşı sonunda yenik düşen Türklerin can havliyle, kendinden çok üstün düşmanlarla müdidelesi dikkate sunulur. Bu hikayede Amerika, ormanın en güçlü hayvanı file benzetilmiştir.
Halide Edip, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yazdığı hikayelerde ise Doğu- Batı sentezini arar. "Kubbede Kalan Hoş Seda" adlı hikayede, batı tekniğinin tatbikiyle vücuda getirilen Türk operası anlatılır. Halide Edip "Ağızdan Çıktığı Gibi" adlı hikayesinde birden fazla eşle evlilik tenkit edilir ve üzerine, kuma getirildiği için evini çocuklarıyla birlikte terk eden bir kadının hayat mücadelesi anlatılır.
Romanları: Heyfıla (1909), Raik'in Annesi (1909), Seviye Talip (1910), Handan (1910), Yeni Turan 1912), Son Eseri (1913), Mevfıd Hüküm (1917), Ateşten Gömlek (1922), Kalp Ağrısı (1923), Vurun Kahpeye (1924), Zeyno'nun Oğlu(1927), Sinekli Bakkal (1935), Yol Palas Cinayeti (1936), Tatarcık, (1938), Sonsuz Panayır (1946), Döner Ayna (1953), Akile Hanım Sokağı (1958), Kerim Ustanın Oğlu (1958) Sevda Sokağı Komedyası(1959), Çaresaz (1961), Hayat Parçaları (1963).
Hikayeleri: Harap Mabetler (1911), Dağa Çıkan Kurt (1922), İzmir'den Bursa'ya, Kubbede Kalan Hoş Seda (1938).

542
0
0
Yorum Yaz